SON İNCENACAR DA ÖLDÜ

Ender İMREK” Yazdı..

Geçen yaz bir grup arkadaşla Halfeti’ye gitmiştik. Hafta sonları gezilerini severim. Kalabalıkların şenliği başkadır.

Yeni Halfeti Tepenin üstünde kurulmuş ama eski Haleti kadar çekici değil. Baraj kıyısında daha bir güzellik kazanmış eskisi. Yaşam da, canlılığın yedi rengi de burada zaten.

Hayranlıkla dolu olarak sağa sola bakınırken öteden genç bir bayan koşarak bana geldi. Kendini tanıtınca anımsadım kim olduğunu. Bu bizim İnce Nacarımızın kızıydı. Adına Sevinç dedik.

Sevinç’in Gaziantep’te çeyizlik nakışlar üreten bir atölyesi varmış. Orada ürettiklerinin bir bölümünü burada satıyormuş. Beni atölyesine çay içmeye çağırdı. Yakın bir zamanda gideceğime söz verdim.

Bu arada, çeyizlerini sergilediği panonun önünde, kahvehanenin iki hasır iskemlesine oturarak Halfeti çayı içtik, söyleştik.

Söz babasına gelip dayandı. Babası İnce Nacar olarak tanınan Mustafa Amcaydı. Yataktan çıkamıyormuş artık. Gözleri yere bakıyormuş.

Son zamanlarını yaşayan eski tanıdıkları ziyaret etmeyi severim. Onların bu buluşmalardaki sevinçleriyle hiçbir güzellik boy ölçüşemez.

***

Sevinç’in atölyesine gitme borcumu erteledimse de kente dönünce hemen ertesi gün İnce Nacar’ın kapısına dayanmayı ertelemedim.

Yatalaktı ama bilinci yerindeydi İnce Nacarın. Sağlıklı zamanlarında “ne güler ki gülesin, ne ağlar ki ağlayasın” denilenlerdi. Bu kez onu gözleri sevinç ışıklarıyla parlar görünce şaşırdım.

Beni tanımıştı. Ziyaretimi hiç beklemiyordu. Mutluydu…

***

Ziyaretim sırasında evde bir çalışma vardı. Özenle yapılmış ince nacar eserler gözyaşlarına bakılmadan sökülüyor, yerine alüminyum pimapenlerin takılması için hazırlık yapılıyordu.

“Hele biraz ara verin. Bir çay-may için. Konuğum gidence sürdürürsünüz işinizi…” dedi işçilere.

Bana öyle geldi ki, gürültüyü savmak değildi niyeti. Bu bahaneyle eserleri birazcık olsun fazla yaşayabileceklerdi.

Gürültü kesilince söyleşiye daldık.  Uzun zamandan beri göremediği ailemin bireylerini sordu. Annemden babamdan başlayıp…

Anılara daldık. Ninemin evinin ince nacarını yaptığı günleri anlattı. Bizim evin üst katına ahşap kat kondurduğunu anlattı.

Eşi girip çıkıp ona “çok konuşmamasını, yorulacağını” söylüyordu ama o karısını dinlemiyordu.

“Ne yorulması!” diyordu. Konuştukça diriliyorum ben!”

***

Eski Hapishanenin altındaki bir sıra dükkanlardan teki onundu. Gazi Mustafa Kemal İlkokulunda okurdum. Okula gidiş-dönüşlerimde dükkanının önünden geçerdim.

Dükkânının önüne gelince mola verirdim. Büyük adamlara özenerek selamlaşır hal hatır sorardım. Hoşuna giderdi. Gülümsemeye alışık olmadığı yüzünde bir değişiklik olurdu.

“Günaydııın Necip Ağamızın oğlu. Okula mı?”

“Okula…”

“Zamanın var mı daha?”

“Var…”

Yaşıtım olan çırağı Durdu’ya bir işaret çakardı. Durdu sobanın üstünde fokordayan çaydanlıktan bir bardak çay doldururdu.

Evde kahvaltımı yaptığımı söylemem işe yaramazdı. İnce Nacarın çayını hiç kimse reddedemezdi.

Bir yandan işini sürdürür bir andan konuşurdu benimle.

“Senin okulun bütün pencerelerini ben yeniledim, biliyor musun?”

Bunu kaç kez söylemişti ama hiç yüzüne vurmamıştım. Şu benim çocuk cinliğime bakındı hele. İlk duyuşummuş gibi sevinçli konuşmuştum.

“Olamaz!”

O, işine mi yoksa geçmiş günlerde yaptığı güzel ince nacar işlerine doğru yolculuğa mı çıkardı bilemezdim. Benimse çayımı içerken onun yeni yapıtlarında gezinirdi gözlerim.

Şu ne güzel bir kapıydı. Bir heykeltıraş titizliğiyle oyularak gerçek bir sanat eseri oluşturulmuştu. Ya şu pencere pervazlarına ne demelisin? Nakış gibi işlenmişti dört bir dolayı.

***

Şimdi gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum o kapıları, o pencere pervazlarını da, müzelerde sergilenmeye değer görüyorum her birini.

Düşüncemi öğrenince buruk konuşuyor.

“Ne müzesinden söz ediyorsun sen Büyük ağamın küçük oğlu. Onların şu yattığım odada kalmasına bile izin vermiyorlar artık. Çocuklar bir yandan, hanım bir yandan… Israr ısrar sonunda hepsini söküp atıyorlar işte.”

Kötü bir gününde gelmiştim. Yine de memnundu. Sökülenlerin değerini kendisi kadar bilen biriyle konuşmak rahatlatıyordu azıcık da olsa onu.

“Odamda alüminyumdan parmaklıklarla örülü mezara gömüyorlar beni. Biraz daha sabretselerdi olmazdı sanki. Kaç günlük ömrüm kaldı ki şunun şurasında? Yok ille ki pırıl pırıl alüminyum pencereleri seyrederek yatmalıymışım yatağımda. O zaman daha mutlu olurmuşum. Hiçbir şey ince nacar işi kadar güzel olabilir mi sanki. Sen anlarsın bu işlerden Fevzi. Söyle hiçbir şey ince nacar işi kadar mutlu edebilir mi insanı?”

“Edemez Mustafa Amca…” diyorum.

Söze karışıyor eşi.

“Ama iyice eskidiler. Ağaç kurtları kemire kemire tüketti pervazları. Pencereyi açıp kapayamıyoruz.”

“Ben onları çelik gibi sağlam ağaçlardan yapmıştım…” diye savunuyor Mustafa amca eserlerini.

“Doğru ama kaç yaz kaç kış geçti?” diye soruyor hanımı. “Atmış…” diyerek kendi yanıt veriyor sorusuna. “Bunca zamana demir bile dayanmaz.”

***

Kurtuluş Gazetemi çıkartmaya başladığımdan bir süre sonra yeni, geniş bir yere taşınmıştım. Muhabir masaları yaptırmıştım o sıralarda İnce Nacar Mustafa Amcaya.

Bana öylesine güzel masalar yapmıştı ki, üzerinde çalışmak büyük keyifti. Bu keyfi yaşayan muhabirlerim unutmamışlardır, Vahittin Bozgeyik, Mevlüt Gözüküçük, Bezmi Özkan, Mustafa Özaslan, Zeki Erdem…

40 yıl geçti aradan. Ne Kurtuluş kaldı, ne de masalar. Şimdi nerede o masalar bilmiyorum, Bir tanesi elime geçse, evimin en seçkin yerinde konuk ederdim kendisini.

***

Ziyaretimden birkaç gün sonra yitirdik İnce Nacar Mustafa Amcayı. Şaheserleri iyice eskimiş, çürümüş de olsa, ölürken onları seyretmesine bile izin verilmemişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

314 Defa Okundu.