Özgür Üniversite

Arif NACAROĞLU” Yazdı..

Geçen yılların birinde üniversitenin birinde yeni öğretim yılı başlamış, üniversiteye yeni kayıt yaptıran öğrenciler, kampus bahçesinde masa kurmuş, afiş asmış ve üye arayan öğrenci guruplarının arasında dolaşıp ilgi duydukları, yakın hissettikleri gurupları inceliyorlardı. Masalardaki afiş ve kağıtlardan kimin ne ile uğraştığı belli oluyordu. Guruplar arasında, arkalarına kırmızı bayrak asmış, ellerindeki küçük çaplı megafonla “Yaşasın Sosyalizm” diye bağıran komünist gençler, dönemin siyasetçilerinin en Gargamel portreleri ile iktidara yüklenen muhalif gençler, uçları çaktırmadan bükülmüş olsa da gamalı haç benzeri sembolleriyle ırkçılar, “İnsan bedeni kendisine aittir” pankartlarıyla özgürlükçü cinsiyet gurupları, metal müzik sevenler, tangocular, uçurtmacılar, model uçakçılar, metafizikçiler, falcılar vardı. İnsan bu, her şeye ilgi duyma, ilgi duyduğu düşünceyi, eylemi başkalarına anlatma, onlarla paylaşma, fikirlerinde çoğalma özgürlüğü var. Etrafta ne bir güvenlik, ne bir itişme kakışma.

Yer Hollanda. Utrecht  Üniversitesi. Öğrenciler her ulustan, ırktan, dinden.

Şöyle bir düşünüyorum. Şimdi bizim herhangi bir üniversitenin bahçesine, kapısının önüne 2 öğrenci gelip “İdareye sormadan(?)” bir masa koyup, kendi ilgi alanlarına destek çalışması yapabilir mi? Maazallah masanın üzerindeki kağıtlarda yazılı olanlarla ters orantılı olarak başına gelmeyen kalmaz. Netekim, kalmıyor da zaten.

Son olay Boğaziçi Üniversitesinde yaşandı. Bir gurup öğrenci Afrin şehitleri için lokma dağıtma standı kurdu. Her ne kadar dinimizde cenaze sonrası gösterişli yemekler peygamberimiz tarafından hoş karşılanmamışsa ve sadece cenaze evine komşuların yemek götürmesi uygun bulunmuşsa da, öğrenciler düşüncelerine uygun lokma dağıtma işine girmiş olabilirler. Ama eğer o üniversite ortalama bir Hollanda üniversitesi kadar özgür olsaydı lokma dağıtanların tam karşısına birilerinin gelip “Savaşa hayır” masası kurmasına da hoşgörü ile bakılması gerekirdi. Yeter ki kimse düşüncesinden dolayı diğer insanlara baskı uygulamasın, saldırmasın. Ama olmuyor.

Üzerinde güneş batmayan imparatorluk denen İngiltere’nin ünlü parlamento binasının önüne çadır kuran ve benim de çoluk çocuk her yıl ziyaret ettiğim Brian Haw, savaş karşıtı eylemini 10 yıl aralıksız sürdürdü. Her gün önünden geçen bakanların, başbakanın gözünün içine baka baka “Irak savaşına hayır” dedi. Irak’ta o kadar İngiliz askeri ölmüş olsa da düşüncesine katılan katılmayan herkes saygı ile izledi Brian’ı. Kimse çadırını sökmeye, yakmaya falan kalkışamadı. Sonra dönemin başbakanı çıkıp “Haksızdık. Irak’a haksız saldırdık” diye günah çıkartmaya çalışıp her gün ölürken, Brian Haw bu dünyadan onuruyla ayrıldı ve halen saygıyla anılıyor.

Şimdi siz hayal edebiliyor musunuz birinin Millet Meclisi önüne çadır kurup “Suriye savaşına hayır” pankartı açmasını ve her gün önünden geçen Başbakana, bakanlara, Cumhurbaşkanına “Savaşa hayır” diye bağırmasını?

Toplum o kadar ayrıştı ve gerildi ki, ortam, gerilim siyaseti üzerinden siyasi ve ticari ikbal sağlayan siyasetçilerin arayıp da bulamadığı bir ortama dönüştü. Bir taraf için diğerleri vatan haini, diğer gurup için diğer taraftakiler işbirlikçi, hırsız, davulcu, zurnacı.

Bu ortamda kaybeden, mantığını cebine koyup takım tutar gibi siyasetçi tutan halk, şimdilik kazanıyor gibi görünen, çirkin, savaşçı, kavgacı, bağırıp çağıran siyasetçi.

610 Defa Okundu.